Aklımda çok şey var.

Bu ülkenin içinde bulunduğu durumla, toplumun giderek alıştığı yanlışlarla, adalet duygusunun zedelenmesiyle, insanların haklı olmaktan çok güçlü olanın yanında durmayı tercih etmesiyle ve zaman içerisinde yanlışların o kadar sıradanlaştırılmasıyla ilgili söylemek istediğim çok şey var. Fakat bütün bunları dile getirmenin gerçekten bir faydası var mı, bazen bundan bile emin olamıyorum.

Çünkü insan bir süre sonra yalnızca yaşadığı sorunlardan değil, sorunların artık sorun olarak görülmemesinden yoruluyor.

Bir toplumda yanlış yapanın değil, yanlış karşısında konuşanın sorgulandığı; hakkını arayanın huzursuzluk çıkarmakla, itiraz edenin düzeni bozmakla, soru soranın ise gereksiz yere mesele büyütmekle suçlandığı bir noktaya gelindiğinde, insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Biz gerçekten neyi değiştirebiliriz?

Siyasetin, kurumların ve toplumsal ilişkilerin olması gereken temel amacı insanların daha adil, daha güvenli ve daha özgür bir hayat yaşayabilmesini sağlamakken, zaman içerisinde düzenin kendi varlığını korumayı insanların sorunlarının önüne koyduğu bir anlayış yerleşmeye başladığında, yozlaşma yalnızca yönetenlerin veya siyasetçilerin meselesi olmaktan çıkar ve toplumun tamamını içine alan daha büyük bir probleme dönüşür.

Çünkü yozlaşmış bir düzen yalnızca yukarıda kurulmaz.

Onu aşağıda kabullenenler, gördüğü halde susanlar, kendi çıkarı için yanlışları görmezden gelenler ve bugün kendisine dokunmadığı için başkasının uğradığı haksızlığı önemsemeyenler de zaman içerisinde o düzenin devamlılığının bir parçası haline gelir.

Asıl tehlike de burada başlar.

İnsanlar yanlışlara alıştıkça yanlışlar büyür, haksızlıklar tekrarlandıkça sıradanlaşır, adaletsizlik sürekli yaşandığında insanlar bir süre sonra adaletsizliğin kendisini değil, ona itiraz edilmesini problem olarak görmeye başlar.

Oysa bir toplumun en önemli gücü, yönetenlerin ne kadar güçlü olduğu değil, toplumun yanlış karşısında ne kadar güçlü bir itiraz ortaya koyabildiğidir.

Demokrasi yalnızca sandığa gidilen günlerden ibaret değildir. Hukuk yalnızca kanun kitaplarında yazan maddelerden oluşmaz. Adalet yalnızca mahkeme salonlarında aranmaz. Bunların tamamı, toplumun gündelik hayatında hakkın, hukukun, eşitliğin ve insan onurunun ne kadar karşılık bulduğuyla anlam kazanır.

Bu nedenle bugün insanın kendisine sorması gereken soru yalnızca “Kim yönetiyor?” değildir.

Asıl soru, “Nasıl bir düzen içerisinde yaşamak istiyoruz?” sorusudur.

Çünkü isimler değişebilir, iktidarlar değişebilir, kadrolar değişebilir; fakat anlayış değişmediği sürece aynı sorunlar farklı isimlerle karşımıza çıkmaya devam eder.

Toplumsal itirazın da tam olarak burada başlıyor olması gerek.

İnsanların susturulmasına, sorgulamanın gereksiz görülmesine, liyakatin yerini yakınlığın veya sadakatin almasına, hak edenin değil güçlü olanın daha kolay yol bulmasına, insanların temel haklarının lütuf gibi sunulmasına ve bütün bunların zamanla normal kabul edilmesine itiraz etmek gerekiyor.

Belki bu itirazın hemen bir sonucu olmayacak.

Belki söylediğimiz sözler ertesi gün hiçbir şeyi değiştirmeyecek.

Belki yine aynı düzen devam edecek, aynı yanlışlar tekrarlanacak ve insanlar yine bildikleri gibi yaşamaya devam edecekler.

Fakat bu, susmayı haklı çıkarmaz.

Çünkü bazen itirazın değeri, ortaya çıkardığı sonuçtan önce taşıdığı anlamdadır.

Bir insan “Bunu kabul etmiyorum” dediğinde yalnızca mevcut düzene karşı çıkmış olmaz; aynı zamanda kendisinin o düzen karşısında tamamen teslim olmadığını da ortaya koyar.

Ben belki bütün bunları değiştiremem.

Tek başıma bir düzeni değiştiremem.

Fakat gördüğüm yanlış karşısında susarsam, yarın o yanlıştan şikâyet etme hakkımı da kendim zayıflatmış olurum.

Bu nedenle mesele artık “Söylesem ne değişecek?” sorusundan biraz daha büyük.

Belki hiçbir şey değişmeyecek.

Ama hiçbir şey değişmeyecek düşüncesiyle herkes susarsa, değişmesi gereken hiçbir şeyin değişmeyeceği de açıktır.

Bugün itiraz etmek belki bize bir sonuç getirmeyecek, fakat yarının nasıl şekilleneceği yalnızca bugünün güçlüleri tarafından belirlenmeyecekse, bunun için bugünün sessizlerinin de söz söylemesi gerekiyor.

Çünkü toplumlar yalnızca seçimlerle değil, itirazlarla da değişir.

Ve ben hâlâ aklımda çok şey taşıyorum.

Söylemek istediğim çok şey var.

Bütün bunları dile getirmenin bir faydası var mı, hâlâ bilmiyorum.

Ama artık başka bir şeyi daha iyi biliyorum:

Bir düzenin yanlışlarını değiştirecek kadar güçlü olamayabiliriz; fakat yanlış olduğunu düşündüğümüz bir düzen karşısında susmayacak kadar onurlu olabiliriz.

Belki de bugün ihtiyacımız olan şey tam olarak budur.

Kimin yanında olduğumuzu değil, hangi değerlerin yanında olduğumuzu konuşabilmek.

Kimin kazandığını değil, neyin kaybedildiğini sorgulayabilmek.

Ve en önemlisi, alıştığımız için yanlışları doğru kabul etmek yerine, yanlış olduğunu düşündüğümüz şeylere itiraz edebilmek.

Çünkü bazen insanın söyleyeceği sözün dünyayı değiştirmeye yetip yetmeyeceğini bilmesi mümkün değildir.

Ama sustuğunda, değişmesini istediği dünyanın aynı şekilde devam edeceğini bilir.