Zaten bir yakınını kaybetmenin acısını yaşayan ailelerin, bu acıyla baş etmeye çalışırken bir de gelen misafirlere yemek hazırlama ve ikram etme telaşına düşmesi, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir durumdur. İnsanların en zor günlerinde omuzlarından alınması gereken yüklerin, gelenek adı altında yine onların omuzlarına yüklenmesi ne kadar doğru ve ahlakidir?
Taziye, acıyı paylaşmak, yas tutan ailenin yanında olmak ve onun yalnız olmadığını hissettirmek için vardır. Böyle bir ortamda asıl mesele sofraların kurulması, yemeklerin hazırlanması veya gelen misafirlere ikramda bulunulması değil, acı yaşayan insanların yükünü hafifletmektir. Ancak bugün gelinen noktada, yemek verme alışkanlığının giderek yaygınlaşması, aileler üzerinde maddi ve manevi bir baskı oluşturmakta, insanların kendi imkânlarını ve içinde bulundukları şartları bir kenara bırakarak çevrenin beklentilerini karşılamaya çalışmasına neden olmaktadır. Üstelik bu durum, zamanla gönüllü bir davranış olmaktan çıkıp yerine getirilmesi gereken bir sorumluluk gibi algılanmaktadır.
Bir insanın acısını paylaşmak için yemek vermesine gerek olmadığı gibi, yemek vermeyen bir ailenin de bunun üzerinden değerlendirilmesi, ayıplanması veya eksik görülmesi kabul edilebilir değildir. İnsanların en zor günlerinde kendilerini başkalarına karşı mahcup hissetmelerine yol açan bir alışkanlığın, toplumsal dayanışma olarak nitelendirilmesi de doğru değildir. Dayanışma, insanı yük altına sokmak değil, yükünü hafifletmektir. Gelenekler de insanın huzuruna, onuruna ve toplumsal birlikteliğine hizmet ettiği ölçüde anlam taşır. İnsanları maddi imkânlarını zorlamaya ve başkalarının beklentilerine göre hareket etmeye mecbur bırakan uygulamaları sırf başka biri yaptı diye sürdürmek, sorgulanması gereken bir anlayıştır.
Bu nedenle Bitlis başta olmak üzere Güroymak, Tatvan, Ahlat, Hizan, Mutki, Adilcevaz ve bu ilçelerimize bağlı belde ve köylerde taziye yemekleri meselesinin artık ciddi biçimde ele alınması gerekiyor. Bu alışkanlığın gün geçtikçe daha fazla yaygınlaşmasını normal karşılamak yerine, toplumu gereksiz bir yükten kurtaracak ortak bir anlayış geliştirilmelidir. İl ve ilçe yöneticilerinin, yerel yönetimlerin, kanaat önderlerinin, din görevlilerinin ve toplumda sözü dinlenen insanların bu konuda sorumluluk üstlenmesi önemlidir. Taziye yemeklerinin verilmemesi yönünde toplumsal bir bilinç oluşturulması, ailelerin üzerindeki beklenti ve baskının ortadan kaldırılmasına önemli katkı sağlayacaktır. Bu kişisel bir talep olmadığı gibi, toplumun bizzat içten gelen derin bir feryadıdır. Bunun dikkate alınarak toplumun bir bütün olarak bu yükten kurtarılması gerekmektedir.
Peki, taziye yemekleri yerine nasıl bir uygulama hayata geçirilebilir?
Öncelikle Bitlis Valiliği öncülüğünde, ilçe kaymakamlıkları, belediyeler, müftülükler, muhtarlar ve kanaat önderlerinin katılımıyla ortak bir çalışma yürütülmelidir. Bu çalışmanın temel amacı, taziye sahiplerinin yemek verme zorunluluğundan kurtulmasını sağlayacak toplumsal bir uzlaşma oluşturmaktır. Taziyelerde yemek ikramının yapılmaması ortak bir ilke hâline getirilirken, bu kararın yalnızca tavsiye düzeyinde kalmaması için yerel düzeyde sürekli bilgilendirme ve farkındalık çalışmaları yapılmalıdır.
Yemek için harcanan emek ve maddi imkânlar yerine, cenaze sahibinin gerçek ihtiyaçlarına yönelik bir dayanışma anlayışı benimsenmelidir. Yakınını kaybeden ailenin ev işleri, ulaşım, cenaze işlemleri ve diğer zorunlu ihtiyaçlarında yardımcı olunması; uzaktan gelen yakınlarının karşılanması ve ailenin yalnız bırakılmaması çok daha anlamlı bir destek olacaktır. Böylece dayanışma, gösterişe veya geleneksel beklentilere değil, doğrudan insanın ihtiyacına yönelmiş olur.
Taziye süresince gelen misafirlere yalnızca su, çay gibi temel ikramların sunulması yeterli görülmeli; bunlar dahi aile için yeni bir yük oluşturmamalıdır. Gerekli durumlarda belediyeler veya gönüllü dayanışma grupları, taziye sahibine herhangi bir sorumluluk yüklemeden bu hizmetleri organize edebilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yemek verme alışkanlığının kaldırılmasıyla birlikte başka bir zorunluluğun ortaya çıkarılmamasıdır. Amaç, bir yükü kaldırıp yerine başka bir yük koymak değil, taziye sahibini bu tür beklentilerden bütünüyle kurtarmaktır.
Ayrıca din görevlileri, cuma hutbeleri ve toplumsal bilgilendirme çalışmaları aracılığıyla taziyenin esasının yemek ikram etmek değil, acıyı paylaşmak ve yaslı aileye destek olmak olduğu konusunda toplumu bilinçlendirebilir. Yerel yöneticiler ve kanaat önderleri de kendi çevrelerinde bu uygulamayı benimseyerek örnek olabilir. Özellikle köylerde ve küçük yerleşim yerlerinde muhtarların öncülüğünde ortak kararlar alınması, uygulamanın daha kolay benimsenmesine katkı sağlayabilir.
Elbette bu mesele yalnızca yöneticilerin alacağı bir kararla çözülemez; toplumun da kendi alışkanlıklarını sorgulaması ve değişime açık olması gerekir. Hiç kimsenin taziye sahibinden yemek beklemediği, yemek verilmediğinde bunun yadırganmadığı ve insanların birbirlerine bu konuda baskı kurmadığı bir anlayış yerleşmelidir. Asıl saygı, acı yaşayan bir ailenin neyi yapıp yapamayacağını sorgulamak değil, onun şartlarını anlamak ve beklentisiz biçimde yanında durabilmektir.
Bitlis ve ilçelerinin bu olumsuz alışkanlıktan kurtulması, geçmişe veya geleneğe karşı çıkmak değil, toplumsal hayatı daha insani, daha ahlaki ve daha dayanışmacı bir noktaya taşımaktır. Çünkü bir geleneğin değerini, ne kadar uzun zamandır sürdürüldüğü değil, insana ne kazandırdığı belirler. Taziyelerde yemek verme zorunluluğunun ortadan kalkması, insanların acılarını daha özgürce yaşayabilmelerine, ailelerin üzerindeki gereksiz yükün hafiflemesine ve toplumsal ilişkilerin daha samimi bir zemine oturmasına katkı sağlayacaktır.
Bu konuda başta Bitlis Valiliği olmak üzere ilçe kaymakamlıklarını, belediye başkanlarını, müftülükleri, muhtarları ve toplumun kanaat önderlerini sorumluluk almaya davet ediyorum. Atılacak ortak bir adım, yalnızca bugünün taziye sahiplerini değil, gelecekte aynı acıları yaşayacak aileleri de gereksiz bir yükten kurtaracaktır. Unutulmamalıdır ki taziyede önemli olan sofraya ne konulduğu değil, acı yaşayan insanın yanında kimin, hangi samimiyetle durduğudur.